4 Tem 2017

Imamı Azam – 2 – Fıkıhta ki yolu

Author: strongsoul | Filed under: Imamı Azam

Ebû Hanîfe’nin fıkhî muhtevalı çalışma ve içtihatlarında izlediği yol ve yöntem hakkında özetle şunları söylemek mümkündür.

İmâm Ebu Hanîfe, herhangi hukuki bir problemle karşılaştığında ya da kendisine arz edildiğinde, önce meselenin hükmünü Kur’ân-ı Kerîm’de arar, orada herhangi bir cevap bulamazsa, -kendisinin belirlediği sıhhat şartlarına uyan- hadislere başvururdu. Rivayet edilen hadislerde, meşhur olma (kullanımda yaygın kabul) şartını ileri sürmekteydi. Bunun nedeni, içinde yaşadığı Irak (Kûfe-Bağdat-Basra) bölgesi, sosyal ve kültürel şartlar bakımından diğer İslâm beldelerine göre daha karmaşık ve çeşitlilik arz ediyordu.

Dolayısıyla önceleri bu bölgede bulunmayıp, daha sonradan buraya ulaşan rivayetlere karşı çok temkinli ve ihtiyatlı davranıyordu. Bu ihtiyat ve duyarlılık onun haber-i vâhid’ler konusunda sıkı şartlar ileri sürmesine neden olmuş, yaygınlık kazanmamış (garîb-şâzz) haberlere itibar etmemiştir.

Hadis konusunda, -sanılanın ya da iddia edilenin aksine- olumlu bir çizgi takip etmiş, ilke olarak, Kur’an’dan sonra teşri’de ikinci hukuk kaynağının Sünnet/ hadis olduğunu kabul etmiştir.
Verilen rivayetlerde de görüldüğü üzere, onun ‘nass’ları-özelde ise hadisleribir tarafa bırakarak, salt kendi arzu ve isteklerine dayanarak kıyas, istihsân, masla-hat, örf v.b nass dışı yöntemlere başvurduğu’ şeklinde -bilhassa kendilerini Ehl-i hadis ismini veren- kimi çevreler tarafından oluşturulduğunu sandığımız bir İmam Ebû Hanîfe varlığı göze çarpmaktadır. Bu durum, bazı diyalogların muhtevasına da yansımaktadır. Ancak başta arkadaşları ve üç büyük mezhebin imamlarından aktarılanlardan da anlaşılacağı üzere; O, İslâm’ın temel ilke ve amaçlarını kavramış, eşsiz bir hukukçudur. Bu tespiti, karşıtı olduğu bilinen diğer uzman âlim ve fakihlerin itiraflarında da bulmak mümkündür.

İmam Ebû Hanîfe, hadislerde aradığı çözümü bulamazsa, Sahabe’nin konu ile ilgili görüşlerini dikkate almaktaydı. Sahabe bir konuda ittifak (icma) etmişlerse bunu bağlayıcı sayıyor, eğer ittifak söz konusu değilse, bunu fıkhî bir zenginlik kabul ediyordu.

Tâbiîn’den herhangi bir görüş rivayet edilirse, bu durumda, kendisinin de- çekinmeden belirttiği üzere- onlar gibi ictihat edeceğini söylemekteydi.
Ayrıca O, kendi yöresinde bulunan hukuk bilginlerinin görüş ve uygulamalarına da büyük önem vermekteydi (yöresel icma ya da sahih örf).

İmam, yaygın bir istinbat metodu olarak kullanılmasına rağmen kıyası, çoğu zaman terk etmektedir. Bunun nedeni ise, artık kıyas‘ın monoton ve verimsiz hale gelmesi, artık kendisinden amaçlanan yararı sağlamamasıdır. Yapılan kıyas; maslahata, örfe, zaruret ilkesine aykırı oluyorsa bu durumda istihsân metodunu devreye sokuyor. Böylece kıyasın daralttığı dar içtihat alanını genişletiyor, hukukun esnek bir yapıya kavuşmasını sağlıyordu.

İmam Ebû Hanîfe yaşadığı dönemde sünnet ve hadise gereken önem vermediği hatta sünnet düşmanı olduğu suçlamasıyla karşı karşıya gelmişti. İmam Ebû Hanîfe, Hz. Peygamberin dindeki yeri ve konumu hakkında şöyle demektedir: ‘‘Eğer bir kimse: “Peygamber (s.a.s.)’in her söylediğine inanıyorum, ancak Nebi (s.a.s.), haksız yere konuşmaz ve Kurân’a muhalefet etmez.” derse: Bu, onun peygamberi tasdik ettiğini ve Peygamberi Kur’an’a muhalefetten tenzih ettiğini gösterir.

Şayet Peygamber (s.a.s.) Kurân’a muhalefet etse ve Yüce Allah’a karşı haktan başka bir şey söyleseydi, Yüce Allah: “Eğer Muhammed, bize karşı o (Kur’ân)’a bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra da onun şah damarını koparırdık, hiç biriniz de onu koruyamazdınız!” (Hâkka, 44-47) kavline uygun olarak, onu kuvvetle yakalar ve şah damarını koparırdı.

Allah’ın Rasûlü, Yüce Allah’ın Kitabına muhalefet etmez. Yüce Allah’ın Kitabına muhalefet eden de Yüce Allah’ın Rasûlü olamaz! Dolayısıyla Nebi (s.a.s.)’den Kur’ân’a aykırı olarak hadis rivayet eden kimseyi reddetmek, Hz. Peygamberi ret ve yalanlamak anlamına gelmez. Bu, ancak Peygamber (s.a.s.)’den batıl rivayette bulunan kimseyi ret etmektir. İtham bu kimseyedir, Peygambere değil! Bu nedenle Hz. Peygamberin söylediği her şey, işitelim- işitmeyelim başımızın gözümüzün üstündedir. Buna iman eder ve Yüce Allah’ın Rasûlünün söylediğine olduğu gibi şahadet ederiz. Ve yine şahadet ederiz ki, O; Yüce Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmez. Allah’ın bağladığı bir şeyi koparmaz. Yüce Allah’ın tavsif ettiği bir şeyi ona aykırı bir şekilde tavsif etmez. Şahadet ederiz ki O, bütün işlerde Yüce Allah’a muvafıktır. Bid’at olabilecek hiçbir şey yapmamıştır, Yüce Allah’ın söylediği sözlere hiçbir ekleme yapmamış, zorlayıcılardan olmamıştır. İşte bu yüzden Yüce Allah: “Kim Peygambere itaat ederse, Yüce Allah’a itaat etmiş olur!” (Nisâ, 80) buyurmuştur.”
İmam Ebû Hanîfe, Osman el-Bettî (v.143/760)’ye yazdığı ünlü risalesinde Sünnet’in gerekliliği hakkında şunları söylemiştir:
“Bil ki sizin bildiğiniz ve insanlara öğrettiğiniz şeylerin en faziletlisi (Rasûlullah’ın) Sünnetidir. Sana düşen, Sünnet’i öğrenmeleri gereken ehil kimseleri bulup tespit etmendir…” Bir başka defasında şöyle demiştir: “Benim sadece reye dayalı fetva verdiğimi iddia ediyorlar. Hâlbuki ben sadece hadis/eserle fetva veririm!”

Onun verâ‘ ve takvası hadis rivayetinde de titiz ve hassas davranmasına yol açmıştı. Muhammed Murtaza ez-Zebîdî (v.1205/1791) bu hususta şöyle der: “Müçtehit İmamlar içerisinde hadis rivayeti konusunda en titiz ve ihtiyatlı olan zat Ebû Hanîfe’dir. Hadisleri alırken ve değerlendirirken ileri sürdüğü ağır şartlar onun vera’sından kaynaklanmaktadır.” İbn Hacer el-Askalânî (v.852/1447), İmam Ebû Hanîfe’nin sünnet/hadis konusunda çok titizlik gösterdiğini, onun rivayetin sahih olması için, ilgili hadisi rivayet eden ravinin hadisi tahammül ettiğinden itibaren eda edinceye kadar aynen hıfzında tutması gibi ağır şartlar ileri sürmesinden dolayı rivayetlerinin az olduğunu belirtir. Şemsüleimme es-Serahsî (v.483/1090) de bu meyanda: “Ebû Hanîfe, döneminin en iyi hadis bileniydi. Zapt şartlarındaki sıkı ve titiz tutumundan dolayı hadis rivayeti az olmuştur” der.Alâüddîn el-Kâsânî (v.587/1191), onun bu yönüyle tam bir hadis sarrafı olduğunu belirtir.İmam Ebû Hanîfe, fıkhî bir konuda fetva verirken son derece dikkatli ve titiz davranır, olayın manevi sorumluluğunu sürekli üzerinde hissederdi. İmam Mâlik (v.179/795)’ten yapılan nakle göre, İmam Ebû Hanîfe, altmış bin fıkhî meseleyi hükme bağlamıştır. Bir başka rivayete göre ise, çözüme kavuşturulan mesele sayısı seksen bine ulaşır. Rivayete göre, kendisine cevaplaması istenen bir soru yöneltildiği zaman uzun uzun düşünür, derin derin nefes alır sonra da:
“Allah’ım bizi muaheze etme!” derdi.

Mâlik b. Miğvel anlatıyor: “Ebû Hanîfe’nin ilim meclisine çok katıldım. Bir gün kendisine bir mesele soruldu. Konuyu orada bulunan arkadaşlarına arz etti. Fakat onlar bir cevap veremediler. Ebû Hanîfe soruyu cevapladı. Ardından uzunca bir süre başını öne eğip, düşündü. Sonra başını yukarı doğru kaldırdı, bu sırada gözleri dolu dolu oldu ve şöyle dedi:
“Allah’ım, böyle yapmakla sadece senin rızanı amaçlıyorum!” İmam Ebû Yusuf konuyla ilgili şöyle bir hikâye nakleder: “Bir gün İmam Ebû Hanîfe’nin yanına girdim, üzüntülü idi. Ona soru sormaktan çekindim. Biraz sonra başını kaldırdı ve: “Ey Ebû Yusuf! Baksana, Yüce Allah içinde bulunduğumuz bu durumdan dolayı bizi sorguya çekecek!” dedi Ben de: “Müçtehide düşen sadece içtihat etmektir” dedim. Bunun üzerine, başını kaldırıp: “Yüce Allah’ım! Ne olur bizi ağır sorguya çekme!” diye dua etti.İmam bu sözüyle gelişi güzel fetva vermenin sorumsuzluğuna vurgu yapmaktadır.

O, Fetva verirken, fıkhî bir konuda içtihat ederken kendi görüşünün kabulü konusunda herkesi serbest bırakır, hür davranırdı. Hasan b. Ziyâd el-Lü’lüî (v.204/819)’nin söylediğine göre İmam Ebû Hanîfe şöyle demiştir: ” Bir defasında da şöyle demiştir: “Bu, bizim görüşümüzdür. Kimseyi bu görüşü almaya zorlamayız. ‘Herkes bu görüşü mutlaka kabul etmelidir.’ de demeyiz. Kimin yanında bizim görüşümüzden daha güzeli varsa, onu ortaya koysun!”

Ona Göre Fıkıh İlmiyle Uğraşmak Zor ama Onurlu Bir İştir. İmam Ebû Hanîfe’ye göre, kimi zaman, ‘kendisiyle zor dostluk kurulan kimselerin fıkhın ve fakihlerin kadru kıymetini bilemeyeceğini’ söyler ardında da şu beyitleri terennüm ederdi, Her beldenin olgun insanlarından mahrum kaldık. Ey Rabbim! Kaba-haşinlerin hiçbirini bağışlama!

Ona Göre İlim Amel İçindir İmam Ebû Hanîfe’ye göre, fıkıh ilmi, “kişinin, kendi lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir. İlim ancak amel etmek içindir. İlmiyle amel etmek, ahiret saadeti için dünya meşgalelerini terk etmektir.”
Bu meyanda Şemsüleimme Serahsî (v.483/1090) şöyle der: “Bizim mezhep İmamlarımız Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve Muhammed b. elHasen de bu sıfatla bezenmişti, yani ilim ve ameli kendi nefislerinde uygulamışlardı. İşte bundan dolayı fıkıh ilmi şu üç şeyin bir araya gelmesiyle tamamlanır.
1-Şer‘î hükümleri bilmek.
2-Bu hükümlerin delil ve dayanaklarını bilmek.
3-Öğrenilen fıkhi meseleleri hayata uygulayarak amel sahasına koymak.”
Bir başka anlatımına göre, Ebû Hanîfe şöyle demektedir: “Bilmiş ol ki amel ilme uyar. Nasıl ki azalar gözün görmesi sayesinde hareket eder. Az dahi olsa amel ile ilim, çok amel ile cehaletten daha faydalıdır. Bu şuna benzer: Çölde bir adamın yanında az miktar azık bulunsa bile doğru yolu biliyorsa kurtulur. Bu adamın durumu yanında çok azık bulunup da yolu bilmeyen adamın halinden daha hayırlıdır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?. Bunu ancak akıllı olanlar anlar.’ Hammad b. Ebî Süleyman, talebesi İmam Ebû Hanîfe’ye eğitim ve öğretimin gayesini dile getiren şu şiiri yazdırmıştır “Ahiret yurdunu kazanmak için ilim öğrenen, doğru yolda kurtuluşa erer. Halkın nazarında değer kazanmak için ilim talep edenlere yazıklar olsun!”

Ona Göre Amel ve Ahlâk Sağlam Bilgiye Dayanmalıdır Ebû Hanîfe’ye göre doğru amel ancak sağlam bilgi üzerine kurulabilir, iyi insan sade hayır işleyen değildir, hayırlı insan olabilmek için hayrı ve şerri bilmelidir. Hayrın meziyetlerini bilerek hayır işlemelidir. Kötünün zararlarını anlayarak kötülükten kaçın malıdır. Âdil olmak, zulmü tanımaksızın adalet yapmak değildir. Belki zulmü ve gadri adaleti ve gayesini bilerek adalet icra etmek tir. Şerefli neticelerini düşünerek adalet yapan âdildir. Bu konu da İmam Ebû Hanîfe el-Âlim ve’lMüteallim adlı kitabında şöyle der: “Bilmiş ol ki amel ilme uyar. Nasıl ki aza gözün görmesi sayesinde hareket eder. Az dahi olsa ilim ile amel, çok amel ile olan cehaletten daha faydalıdır. Bu şuna benzer. Çölde bir adamın yanında az miktarda azık bulunsa bile doğru yolu bilirse kurtulur, bu onun için, yanında çok azık bulunup ta doğru yolu bilmeyen kimseden daha hayırlıdır. Cenabı Hak şöyle buyurur: “Hiç bilen lerle bilmeyenler bir olur mu? Bunu ancak aklı olanlar anlar.

Onun Âlimlik Vakarını Sürekli Koruması Anlatıldığına göre İmam Ebû Hanîfe, az güler, genellikle kendisine soru sorulmadıkça konuşmazdı. Çoğu zaman sanki az önce başına büyük bir bela gelmiş birisi gibi hüzünlü ve düşünceli bir hali vardı. Abdullah b. el-Mübarek bir değerlendirmesinde şöyle demektedir: “Ebû Hanîfe’nin meclisinden daha vakarlı bir toplantı görmedim. Onun bulunduğu toplantı fukaha meclisini andırıyordu. Şık giyimli, güzel yüzlü, hoş suretli idi. Onun cesur ve korkusuz oluşuna şu olay tanıklık edebilir. Bir gün Kûfe’nin büyük mescidinde hep birlikte otururken çatıdan bir yılan İmamın kucağına düş- müş, mescitte bulunanların tamamı korkup kaçarken Ebû Hanîfe hiç istifini bozmamış, yılanı bir kenara atıp yerine tekrar oturmuştur.”

Hatîb el-Bağdadî’nin naklettiğine göre, İmam Ebû Hanîfe şöyle anlatır: “Mekke de bulunuyordum. Bu sırada ‘Atâ b. Ebî Rabah (v.114/733) ile karşılaştım. Kendisine bir takım sorular yönelttim. Bana nereli olduğumu sordu. Ben Kûfeliyim dedim. “Şu dinlerini parça parça edip bölünenlerin diyarından mı?” diye sordu. Ben de evet, dedim. Peki, sen hangi gruptansın dedi. Ben de: “Selef-i salihine sövmeyen, kadere inanan, işlediği herhangi bir günahından dolayı kimseyi tekfir etmeyen” gruptan, dedim. “Tamam, anlaşıldı, bu istikametten ayrılma!” dedi.

O, İlmî Tartışmalarda Edebe Riayet ederdi
Saymerî (v.436/1045), İbn Derâverdî’den şu olayı nakleder: “Bir gün İmam Mâlik ve Ebû Hanîfe’yi yatsıdan sonra Mescid-i Rasûl’de ilmî konularda müzâkere ederken gördüm. Öyle ki, her biri kendi sahibi olduğu/amel ettiği görüşü savunuyor, ancak birbirlerine karşı ileri gitmiyorlar, biri diğerini hata etmekle suçlamıyordu… (Bu durum), bulundukları yerde sabah namazını beraberce kılıncaya kadar devam etti.”

İmam Ebû Hanîfe, Medine’de Hz. Ali’nin torunu İmam Muhammed el-Bâkır (v.117/732) ile bir araya gelmişlerdi. Muhammed Bâkır İmam Ebû Hanîfe’ye hitaben: “(Duyduğuma göre) Sen, dedem Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hadislerine muhalefet ediyormuşsun!” dedi. İmam Ebû Hanîfe: “Allah korusun! Bu nasıl olur! Oturun bakalım. Ceddiniz Rasûlullah’a ve size büyük hürmetim vardır” dedi. Sonra kendisi de diz çöküp oturdu. Sonra da aralarında şöyle bir konuşma geçti.

İmam Ebû Hanîfe:

—Kadın mı zayıftır yoksa erkek mi?

—Kadın zayıftır.

—İmam Ebû Hanîfe:

—Kadının hissesi mirasta yarım, erkeğin ki ise tamdır. Eğer ben sırf kıyas ile hareket etmiş olsaydım zayıfı korur onun mirastaki payını artırırdım!” İmam Ebû Hanîfe:

—Namaz mı efdâldir? Yoksa oruç mu? —Namaz efdâldir
—Eğer kıyas ile konuşmuş olsaydım, bu efdâlliğine binaen kadının hayızlı zamanlarında kılamadıkları namazların eda edilmesini isterdim! İmam Ebû Hanîfe:

—İnsan idrarı mı pistir? Yoksa menisi mi?

—İdrarı daha pistir.

—Eğer sırf kıyasla hareket etmiş olsaydım, her bevledenin gusül yapması gerektiğine hüküm verirdim!

Ben Rasûlullah’ın görüşünü alır, hadise aykırı bir görüş ileri sürmekten Yüce Allah’a sığınırım!

Bunun üzerine Muhammed el-Bâkır ayağa kalkarak İmam Ebû Hanîfe’yi anlından öpmüş, ona iltifatta bulunmuştur.

Bir adam Yezîd b. Harun (v.206/221)’a: “Mâlik’in re’yi mi? yoksa Ebû Hanîfe’nin re’yi mi size daha sevimli geliyor?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Mâlik’in hadislerini yazınız. Çünkü O, ravileri çok iyi seçip, araştırırdı. Ebû Hanîfe’ye gelince, onun gibisi görmedim.

Kiminle fıkhî bir konuda bir tartışmaya girse mutlaka üstün gelirdi. Fıkıh ve Ferâiz ilmi ise, Ebû Hanîfe ve onun ashabına mahsus bir sanat gibidir. Sanki onlar, bunun için yaratılmışlardır
Ona Göre Âlimler Ruhsatlarla Değil, Azimetlerle Amel Etmelidir Abdullah b. el-Mübarek’in naklettiğine göre, İmam Ebû Hanîfe’ye ‘En faziletli amel hangisidir?’ diye soruldu. O, ‘İlim öğrenmek’ dedi. ‘Sonra hangisidir?’ diye soruldu. ‘Senin yaparken en çok zorlandığın ameldir!’ diye cevapladı.Bu sözden de açıkça anlaşılacağı üzere, topluma önderlik yapan kimselerin özellikle ilim sahiplerinin, ibadetlerde ve amellerde mümkün olduğu kadar azimetle amel etmesi, ruhsatlara çokça dalmaması gerekir.

Öte yandan İmam Ebû Hanîfe, karakterindeki titizlik sebebiyle fıkıh çalışmalarında ve tartışmalarında özellikle de ibadetler konusunda son derece ihtiyatlı davranırdı. Hanefî ekolüne dair fıkıh kaynaklarının ‘Tahâre [temizlik] ve Miyâh [sular]’ bölümlerindeki görüşleri daha yakından incelendiğinde bu hassasiyetin içtihatlarına da yansıdığı görülür. Anlatıldığına göre, İmam Ebû Hanîfe, bir defasında pazardan geçerken tırnak kadar bir çamur elbisesine bulaştı. Gidip, Dicle nehrinin kıyısında yıkadı. Kendisine “Ya İmam, Sen, belli bir miktarda elbise üzerinde bulunan necasetle bile namaz kılınabilir, diye fetva veriyordun, öyleyse bu kadarcık çamuru niçin yıkıyorsun?” diye söz edenlere şöyle cevap verdi: “Evet, öyle ama o fetvadır, bu ise takva.

Ona Göre Gerçek Evliya, Ulema ve Fukahadır İmam Ebû Hanîfe’nin yaşadığı dönemde ilim öğrenmeden zühd ve takva iddiasında bulunanların sayısı oldukça artmıştı. Bu sözde zahitler, şer’i ilimler sahasında hizmet veren ulemayı, zahircilikle, dinin özüyle değil sadece kabuğuyla meşgul olmakla suçluyorlar, halkın âlimlere olan güven ve itimadını ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. İşte selef âlimleri bu sapmayı tespit etmişler, bu konuda yanlış anlayışlar olabileceği konusunda ilim yolcularına uyarılarda bulunmuşlardır. Bu yanlış anlayışı ret babında İmam Nevevî (v.676/1277) Hatîb el-Bağdadî (v.463/1070)’den, hem İmam Ebû Hanîfe’den hem de İmam Şâfiî’den onların şu tespitini nakleder “Eğer Allah’ın velileri ulema ve fukaha değilse, [yeryüzünde] Allah’ın hiçbir velisi yok demektir.”

Kaynak : islam hukuk araştırmaları dergisi sayı 19 nisan 2012

Yorum Bırakın