15 Mar 2015

Anlamak…

Author: strongsoul | Filed under: Genel

Modern çağda insan ruhunun çoraklaştığını, insanın anlam arayışına bütüncül bir cevap sunamayan psikoloji ve psikoterapi öğretilenin ruhun sızısına da merhem olamadığını görüyoruz. İnsan ebediyeti arıyor ve ötelerin sesini duymak istiyor.

Yıldızlı bir gece karşısında huşu ile ürperen insan, ruhuna bir şey söyleyemeyen, varoluşu sadece yatay bir düzlemde tanımlayan öğretiler, homo religioso’nun aşkınlığa susamışlığını, içinin seslerini kainatın ahenk ve ritmine ayarlama isteğini görmezden geliyor. İnsanın anlam arayışına kapılarını kapayan ruhsal doktrinler, tedavi etmeye çalıştıkları hastalık ve çatışmaları çoğaltmaktan öte bir işlev görmeyen ‘konformist psikolojiler’e dönüşüyor.

Çağdaş psikoloji ve psikoterapi akımlarının insanın dünyadaki serüvenine hayırhah bir açılım getirebilmeleri; etnosantrik, Batı ve birey merkezci, maddeci yönelimlerinden arınabilmeleriyle mümkün. Başka bilme biçimlerine saygı gösteriyor. Anlamak için sevmenin ön koşul sayıldığı manevi disiplinlere açık olmak iledir ki, bilim insan ruhunun susuzluğunu giderebilir. Bilmek için kimileyin sevmek gerekir. İşte tasavvufun merhameti mihver alan öğretisi bu noktada insanın ruhsal sıkıntılarına çare olarak beliriyor.

İncinmemek ve incitmemek’ten yola çıkan ve “Gönüller yapmaya geldim” diyen bu zengin öğretinin, mutluluğu, tüketmekte arayan ve ciddi kimlik sorunlarıyla bunalan günümüz insanına söyleyeceği çok şey var.

Her şeyden önce, anlamın insanın tam da içinde, ruhunun derinliklerinde saklı olduğunu ve ancak bilinçli bir gayretle gün yüzüne çıkarılabileceğini söylüyor bize. İnsanın temel meselesinin olgunlaşma serüveni olduğunu söyleyerek bizi içimizde saklı duran olgun insanı (insan-ı kamil) açığa çıkarmaya davet ediyor. Bütün kadim öğretilerde olduğu gibi, tasavvufta da hayat bir yolculuk olarak resmediliyor ve bu yolculukta insanın geçmişin çatışma ve yüklerinden yavaş yavaş arınarak gerçek benliğini keşfetmesi isteniyor. Gerçek benlik, üzerine Tanrı’nın ışığının düştüğü; hırs, tamahkarlık ve hasetten arınmış benliktir. İnsan, varoluşun bu daha olgun düzeyinde ne kainatı ne de diğer insanları tahrip ve istismar etmeyi düşünür, iyilikte meleklerle yarışır. İşte sufi psikolojisini günümüzün kimi maneviyatsız psikoloji öğretilerine nazaran farklı kılan noktalardan biri budur: İnsan ruhu tekemmül edebilir, iyiye doğru evrilebilir, bencilce arzularından sıyrılarak huzur ve itmi’nan bulabilir. İnsan yükselir. İnsan her durumda ızdırıplarından fazlasıdır. Yeri geldiğinde, ızdıraba tahammül ve kadere/kaçınılmaz olana rıza göstermek de insanın olgunluk yürüyüşünde bir basamak olabilir. Yirmili yaşlarında, fidan gibi oğlunu kaybetmiş ve bir terapistin karşısında ağlamakta olan anneye terapist ne söyleyecektir? Böyle durumlarda ‘ötelerin soluğu’nu taşımayan her kelime incitici olabilir.

Hayata hayret nazarıyla bakmak ve böylece kainatı ve insan nefsini saran güzelliği fark etmek,bu yolculuğun ilk adımı. Bu bir aşk yolculuğu ve “Zafer değil, sefer” ilkesine dayanıyor. Yolculuğun kendisinin ruhu aşka boyayacağını, o aşkla içimizin/ kalbimizin şeffaflaşacağını ve güzelliği aksettiren bir ayna olacağını ümit ediyoruz. “Yoktuk, bizi var ettin ve şimdi yine bedenlerimiz yokluk alemine gidiyor. Ama gel gör ki, bu arada sana aşık olduk. O nakşı işleyen kalemin sahibine aşık olduk” diyen bir aşk uygarlığı…

İnsan mutsuzluğunun tırmandığı bir çağda, sufi irfanını işitmemiz gerek. Ruhun bilgeliğine ulaşmak için bilgeliğin ruhuna nufuz etmeliyiz. Yola çıkmak, ruhun sızısına şifa aramaktır. Hayat, bir bakıma şifa bulma arzusudur. İnsanın o ilksel ayrılığından iyileşme ve Canan’la buluşma arzusu. Şifa sahibini arayış…

Bir sufi sözünde söylendiği gibi, “Her arayan bulamaz, ancak bulanlar yalnızca arayanlardır.

(Kemal SAYAR- Herşeyin Bir Anlamı Var)

Yorum Bırakın